2001 Krizi Sonrası Türkiye’de Bankacılık Sektörü

Nuray Ergüneş

Türkiye’nin uluslararası sermaye ile entegrasyon süreci 2000-01 krizi sonrası ivme kazandı. Uluslararası entegrasyonun gerekliliklerine uygun olarak bütün alanlar yeniden yapılandırıldı. AKP iktidarının o günden bugüne icraatçısı olduğu bu yeniden yapılanma bir dizi yapısal reformu içerdi ve bu yapısal reformlar miat olarak kabul edebileceğimiz Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı (GEGP) ile uygulamaya koyuldu. GEGP bankacılık, kamu ve özel sektör olmak üzere üç yapısal bloğa dayanmaktaydı. Bankacılık sektörüne yönelik olan ilk yapısal blok, bankacılık sektörünün yeniden yapılandırılması amacıyla hem kamu bankalarının hem de Tasarruf ve Mevduat Sigortası Fonu (TMSF) bünyesindeki bankaların finansal açıdan yeniden yapılandırılmasını, özel bankaların güçlendirilmesini ve bankacılık düzenleme ve denetleme sisteminin geliştirilmesini içeriyordu. Bankacılık sektörünü yeniden yapılandırma kapsamında, sistemi düzenlemek ve güçlendirmek amacıyla, (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) kuruldu.

Hemen ardından bu kapsamda yirmi bankaya TMSF tarafından el konulurken ve bankacılık sisteminde hızlı bir konsolidasyon süreci yaşandı. 2000 yılında 81 olan banka sayısı, 2002’de 61’e, 2003 yılında ise 54’e düştü. Bugün itibariyle ise sektörde 49 banka faaliyet yürütmektedir. Bu bankaların statülerine göre sayısal dağılımları şöyledir: 4 kamu kalkınma ve yatırım bankası, 2 TMSF bünyesinde banka, 5 özel yatırım bankası, 4 Türkiye’de kurulu yabancı yatırım bankası, 3 kamu mevduat bankası, 11 özel mevduat bankası, 10 Türkiye’de kurulu yabancı mevduat bankası, 6 mevduat toplama yetkisine sahip yabancı banka şubesi ve 4 katılım bankası.

Reformlar ve Yabancı Sermaye Girişi

İzleyen yıllarda ise sektörün düzenlenmesine yönelik temel gündemi bankacılık sisteminin uluslararası standartlara uygun hale getirilmesini hedefleyen Basel II oluşturdu, bankaların sermaye yeterlilik oranlarının Basel II kriterlerine uyumlaştırılmasına yönelik düzenlemeler gerçekleştirildi.

GEGP ile uygulamaya koyulan yeniden yapılanmaya ilişkin düzenlemelerin ardından, bankacılık sektörüne yoğun bir yabancı sermaye girişi yaşandı. Bu süreç özellikle 2005 yılı sonrası hızlandı, 2005-2007 yılları arasında 15 yerli bankanın hisselerinin tamamı veya bir bölümü yabancı bankalar tarafından satın alınmıştı. Bu bankaların bazıları şunlardır: Dışbank Fortisbank tarafından, Denizbank Dexia Participation Belgique tarafından, Finansbank National Bank of Greece tarafından, Tat Yatırım Bank Merrill Lynch European Asset Holding tarafından, Oyakbank ING Group tarafından satın alındı.

Yabancı bankaların sektöre girişinde dikkat çekici noktalardan birisi bu girişlerin bankacılık sektöründe yaşanan yeniden yapılanma ve konsolidasyon süreci sonrası yoğunlaşması oldu. Örneğin ING Group’a satılan Oyakbank, bünyesinde Egebank, Yurtbank, Yaşarbank, Bankkapital ve Ulusalbank olmak beş bankayı barındıran Sümerbank’ı TMSF’den satın almıştı. Benzer süreçler Denizbank ve Tekfenbank içinde söz konusu oldu.

Türkiye bankacılık sektörü, özellikle 2005 yılından itibaren yabancı bankalar için çekici bir pazar haline dönüştü. Yabancı bankaların sektöre olan ilgisi ise literatürde itme ve çekme (push and pull) olarak isimlendirilen uluslararası ve ulusal faktörlerden kaynaklanmaktadır.

İtme (push) faktörü olarak nitelendirilen uluslararası faktörlerin başında uluslararası sermayenin karlı pazar arayışı gelmektedir. Kar fırsatlarını arttırmak ve pazar paylarını genişletmek amacında olan uluslararası sermaye Türkiye gibi ülkelere yönelmiştir. Öte yandan, Türkiye özgüllüğünde, 2000-2001 krizi sonrası banka birleşme ve satın almaları sonucu şube ve personel sayılarında yaşanan azalmanın yerli bankaları ucuz hale getirmesi, yabancı bankaların Türk bankalarını satın alma isteğini arttırmıştır.

Türkiye bankacılık sisteminin kriz sonrası yaşadığı yeniden yapılanma sürecinin bankacılık sektörünü daha güçlü hale getirmesi de yabancı bankaları teşvik eden unsurlar arasında oldu. Rakamlar bankacılık sektöründeki büyümeyi ortaya koymaktadır: 2001 yılında toplam varlıkların GSYİH’ya oranı yüzde 69.3 iken, 2011 sonu itibariyle yüzde 90’a ulaştı. Mevduat ve kredilerde de bu gelişmelere paralel gelişmeler gözlemlenmektedir. 2003 yılında yüzde 35 düzeyinde olan mevduat/GSYH oranı, 2012 yılında yaklaşık olarak yüzde 52, 2003’te yüzde 17 olan krediler/GSYH oranı ise 2012 yılında yüzde 54 düzeyine yükselmiştir. Yine aynı yıllar itibariyle yüzde 43 düzeyinde olan kredilerin mevduatlara oranı yüzde 103 düzeyinde gerçekleşmiştir.

Yukarıda da ifade edildiği gibi bu yapısal gelişmeler yabancı bankalar için bankacılık sektörüne girişi cazip hale getirmiş, yüksek kar potansiyeline sahip pazar yapısı ile Türkiye en iyi alternatifler arasında yer almıştır. Bankacılık sektörünün bilanço büyüklüğünün GSYH’ye oranı 2012 yılı ikinci çeyreği itibarıyla yüzde 93’tür. Söz konusu oran, 2011 yılı itibarıyla Polonya, Slovakya, Romanya ve Litvanya’dan yüksek olmakla birlikte, diğer AB ülkelerinin ve yüzde 354 olan AB-27 ortalamasının hayli altında bulunmaktadır. Bu durum, bankacılık sektöründeki kar potansiyelinin halen yüksek olduğunu göstermektedir (TCMB, 2012).

Yerli bankalar veya sermaye grupları açısından, böylesi bir yönelimin nedeni ise banka satışı veya yabancı ortaklığın getirdiği avantajlardır. Bu avantajların başında banka satışlarının yüksek kar getirisi gelmektedir. Yanı sıra yerli bankalar yabancı bankalarla ortaklıklara giderek kredibilitelerini arttırmakta, uluslararası piyasalarda alternatif kredi olanakları yaratabilmektedirler. Bu ise bankaların ve dolayısıyla ait oldukları sermaye gruplarının hareket kabiliyetini arttırmaktadır. Keza yerli bankalarda dış piyasalarda şube açma veya mevcut şubelerini yaygınlaştırma yoluna giderek yeni pazar alanları arayışına girmişlerdir.

Tüketici Kredisinin Yükselişi

Öte yandan sektörde gözlemlenen bir diğer gelişme ise bankaların faaliyet alanlarında yaşanmıştır. Bankalar faaliyet alanlarını sanayi girişimlerinden ziyade bireylere kaydırmışlar; bireysel kredi, bir başka deyişle tüketici kredileri arzlarını arttırmışlardır. Kredilerin dağılım oranları bu tabloyu çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Toplam krediler içerisinde kurumsal kredilerin oranı 2002 yılı itibariyle yüzde 86 iken 2011’de yüzde 68’e gerilemiş, hanehalkı kredileri oranları ise 2002 yılında yüzde 14 iken, 2011 yılı itibariyle yüzde 32’ye yükselmiştir.

Reel sektörün finansmanından görülen azalmada bankaların bireysel kredi pazarına yönelmesi etkili olduğu kadar reel sektörün bollaşan likidite ortamında uluslararası piyasalardan doğrudan borçlanma yoluna gitmesi de belirleyici olmuştur. Bunun sonucu olarak reel sektörün dış borç yükü yıldan yıla artmıştır.

Bu süreçte, bankacılık sektöründe sermayenin merkezileşmesi güçlü bir eğilim olarak yaşanmaya devam ederken sermayenin yoğunlaşması da buna eşlik etmiştir. Sektörde faaliyet gösteren en büyük beş bankanın payları bu durumu ortaya koymaktadır. Bu bankaların toplam aktifler içerisinde payı 2002 yılında yüzde 58 iken 2011 yılı itibariyle yüzde 61’e, toplam mevduatlar içindeki payı yüzde 61 iken yüzde 62’ya, toplam krediler içerisindeki payı ise yüzde 55’den yüzde 58’e yükselmiştir (TBB, 2012). Rakamlardan da görüleceği gibi sektörün en büyük beş bankası sektörün yarısından daha fazlasını kontrolü altında bulundurmaktadır.

Kaynak:

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası, Finansal İstikrar Raporu, Kasım 2012.

Türkiye Bankalar Birliği, Bankalarımın 2011, Mayıs 2012.